28 Aralık 2011 Çarşamba

B\ ilgi

Bilgi sahibi olmak bizi şerefli kılar.

Bunu söylerken ‘bilgisiz olmak (cehalet); şereften yoksun olmaktır’ demek istemiyoruz. Fakat cahil kimse haysiyetini kaybetme riski ile daha çok karşı karşıyadır.

Öte yandan şu itirazın geleceğini kestirmek hiç de zor değil: Bilgili ama şerefini kaybetmiş insanlar var. Hem de o kadar çok ki… Evet bu itirazı haklı bulmaktan kendini alamaz insan.

Öyle ise cümlemizde bir değişikliğe gitmek boynumuzun borcudur. Şöyle söyleyelim: ‘Bilgi sahibi olmak, onurumuzu muhafaza etmek için mutlak mânâda gereklidir.’

Şimdi teklifimizin ayakları yere tam olarak basmadıysa da parmak uçlarının toprağa temas ettiğini hisseder gibiyiz.

Mimariden, minyatürden, tasavvuftan, giyim kuşam-yeme içme âdâbından örnekler vererek söz konusu teması güçlendirmek; biraz daha zihnimizi rahatlatmak mümkün… Ama bunu yapmayacağız.

Bunun yerine son zamanlarda okuduğum birkaç kitaptan bahis açmanın, bu satırlarda gözlerini gezdirecek sabırlı insanlara daha çok hürmet göstermek mânâsına geleceğini düşünüyorum. Bilirsiniz eskilerin diline dolanmıştır: "Marifet iltifata tâbîdir." Günümüz insanına sözü şöyle iletmek mümkün: Bilgi, ilgiden gelir. Buradan hareketle ve okurken idrakimizi, (eğer var ise) dahil olduğumuz kampın, düşünce sisteminin doğrularına hapsetmezsek daha çok faydalanabileceğimiz inancıyla;

Marmara İlahiyat Fakültesi hocalarından İsmail Kara’nın “Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslam” isimli kitabından söz açacağım. Tanzimat’la gerçek mânâda fitili ateşlenen ve sonra Meşrutiyet döneminden başlayarak günümüze kadar gelen modernleşme(Batılılaşma) sürecinin, Cumhuriyet Türkiyesi'nde yaşamış ve yaşamakta olan insanların geçirdiği badirelerin, klişelere düşmeden; gazete küpürleri, fotoğraflar, meclis zabıtları vb. delillerle ele alındığı, emek mahsulü harikulade bir çalışma...
Dikkatli bir biçimde okuyanın, ülkemizi “anlama” adına muazzam fayda sağlayacağına kefilim.

Bir de Erol Güngör’ün "İslam Tasavvufu’nun Meseleleri" adlı kitabın kıymetini anlatmak için cümleler kurmaya gayret edeceğim ama hakkıyla anlatmakta başarısız olacağımın bilincindeyim. Bir sosyolog ve medeniyetimizi iyi tanıyan sağlam bir idrak nasıl tasvir edilir bilemem. Ama tasavvufa dair düşüncelerinizi etraflıca değerlendirebileceğiniz, ilmî fakat sıkıcı olmayan bir eser.
Yazara göre tasavvufi cereyanlar bir sebep değil bir sonuç. Kimi zaman toplumsal yozlaşmanın kimi zaman lükse düşkünlüğün kimi zaman da savaş meydanlarındaki mağlubiyetin neticesi. Mutlaka sosyal marazları, hastalıkları tedavi etmek için bir toplumun gösterdiği bir reaksiyon…

Bilgiyi kavgalarımız için değil ayağımızı yere sağlam basmak için kullanmamız gerektiği açık. Sağlam basanın ileriye atılma gücü malumunuzdur...

Hakiki manada “bilmek”,  “kavramak” ve ayakları yere basar bir şekilde yaşamak duası ile…

1 Aralık 2011 Perşembe

güzel

    Âlemde pek çok güzel vardır. Bizce; bir udînin parmak uçlarından çıkan tok ses, şarkı, şiir, katedral, mescid, kitap kapağı, bardak, havlu kenarlarına örülmüş danteller,  resim... Hepsi güzel dairesinin içerisine dahil edilme potansiyeline sahiptir.

    İlk paragrafta belirttiklerimiz genel-geçerdir fakat kimi insanlar, her güzele düşünce ve bakışlarını; doğrusu "nazarlarını" çevirmeyip; bakacakları güzelde edep ararlar. (Şahsım adına bu zümreye dahil olma endişesi taşıyor olmaktan ötürü övünçlüyüm.)
Bütün bunları söylüyor olmamızın sebebi son zamanlarda sık sık başa gelen bir olay. Yazının gövdesine geçmeden önce tam burada, yani baş kısmında belirtelim ki bahsettiğimiz olayın üzerimizde travmatik bir etki yaratması sebebi ile kelimelerin yanlış adreslere gitme ihtimalinden endişeliyiz fakat yazmaktan da geri durmayacağız.
    "Harika sözler ve harika müzik",  "çok güzel",  "insanı mest ediyor" bu cümleler bir sanatkârın eserlerine düzülen methiyeler. Cümleler doğru, bu konuda mesele yok. Hakikaten güzel. Ama mesele şu ki: "Güzellik" anne karnındaki bebeğe kurşun sıkan namluları methetmek maksatlı kullanılıyor demiyorum; bu maksatla güzellik iğfal ediliyor.
   Sosyal adaletten dem vurmak sureti ile kendi varlık sebebini açıklamaya çalışan ve fakat sözüm ona savunma silahlarını; kapitalizmin, hak yiyicinin ağa babasından temin eden bir katiller şebekesinin, terör örgütünün soytarılığını yapan "Güzel"den, "güzellik"ten bahsediyorum. (Soytarı kelimesini kullanmaktan kaçınmıyorum) Bilirsiniz soytarıların yeteneği muazzamdır fakat gördükleri hürmet de ortadadır.

  İmdi, şayet "Güzellik" bir saray ise soytarıya sırf saray erkanından olduğu için hürmet gösterenlere tek kelime eleştiride bulunmak niyetimiz yoktur.
 Fakat kendi düşüncemizi hemen burada eleştiriye tâbi tutuyor ve soruyoruz kendimize: "Mademki o namluları öven sözleri dinlemekten kendini men ediyorsun, niçin inandığını iddia ettiğin Yaratıcı'yı inkar eden filozofları  dahi okumaktan imtina etmiyorsun. Onlardan daha ağır bir şey mi yapıyor ki söz konusu sanatkâr?"
El cevap: Filozofların metinleri fikrî eserlerdir ve haz almak için değil akıl süzgecinden geçirmek için okunurlar. Tekrar tekrar okunup keyifle kulak kabartılmaz onlara. Fikir eserleriyle her türlü münakaşayı yapabilirsiniz ama sanat eseri tartışmaz, tebessüm eder yahut somurtur veya kızgındır... Hasılı bin bir çeşit his ile doludur. Tam olarak bizim bahis mevzumuz da sanat eserinin bize vad ettiği şeydir: Estetik haz, doyum... Öyleyse çekinmeden dile getiriyoruz ki "insanı mest ediyor" cümlesinin muhatabı olan ve anne karnında bebek öldüren mermilerle yan yana uğuldayan sanat eseriyle doymak yerine aç kalmayı tercih ediyoruz.

Ve bunu yaparken  kimsenin tercihlerine zerre kadar saygısızlık yapmak arzusunda değiliz. Belki yaptığımız bizde travmaya sebep olan bir hadise karşısında vicdanımızı dinlemekten ibarettir.
Saygılar...

23 Kasım 2011 Çarşamba

İz-de




“Bî-vefâdır çün elem, kimden istersen vefâ,
  Bî-vefâ dünyada sen yâr-ı vefadâr isteme!”

(Vefasızdır çünkü âlem kimden istersin vefa

Vefasız dünyada sen vefalı yar isteme)
      Bu dizelerde, üzerinde durmaya değer birçok kelime var ama diğerlerini boynu bükük koymayacağımıza ve gelecekte bir gün mutlaka onlara da idrakimizi yönelteceğimize dair söz vererek aralarından “istemek” kelimesini tercih ettik.
    Bilenler bilir; bir eylemin hayat hikâyesini bilmek, o eylemi kullanırken cesaretlendirir insanı. Ve insan, o eylemin taşıdığı fikri savunurken daha gözü pek olur. Bu düşüncemizden hareketle ‘isteme’nin, bir iz-deme/takip etme faaliyeti olduğunu bildirelim. İsteyen insan, “iz” sürer.
   İnsanın mâkus talihi budur ki izini sürdüğü şey, hep bulamadığı/bulamayacağı şeydir. İyi de bu durum niçin kötü olsun? Tabii ki insan bulamadığının izini sürecek. O zaman o cümlemizi düzeltelim: İnsanın makus talihi, bulamadığını/bulamayacağını istemek değildir. Ya nedir? Tereddütsüz yanıtlıyoruz ki insanı en bedbaht yapan şey: Bulduğunu zannetmektir. İz sürmenin hazzından vazgeçmek; diz çökmektir.
Ama

Gel, bulunma bu dikenli âlemin bağında
 Sus, beyhude gülsüz yerde gülizar isteme” diyerek Nesimî, niçin elimizi kolumuzu bağlıyor. Aslında bağlamıyor. Tam mânâsı ile kırıyor zincirlerimizi. Çünkü “gel bulunma" demese “isteme!” de diyemezdi. Bu alemde Vâr isen istersin/ iz-dersin.
Peki ya “İsteme!” diyenin murâdı nedir? 
Vâr olma! (Yok ol!)

Bu âlemde bulunma-ma-nın bir yolu var mı? Kuşkunuz olmasın ki var.
O zaman o yolu iz-deyin; onun izini sürün.
Ancak o zaman mümkün olsun “isteme-me”


Ey gönül,
"Vefasız dünyada sen vefalı yar isteme"

10 Kasım 2011 Perşembe

ÇATIRTI

        A-  Görüyorum ki zeki birisin.
       
        B-  Yani bu iyi bir şey mi? Cahil olup da başkasının kalbinin sana rehberlik etmesi daha iyi değil mi?
       
        A-  Bilgeliğin arttığı yerde keder de artar. Ve bilgisini artıran derdini de artırır.
          
           Bu konuşma, Tarkovsky’nin yönetmenliğini yaptığı 1966 tarihinde gösterime girmiş olan Andrei Rublev  filminden. Yazımızın konusunu; düşünme, arama gayreti ve bunların meyvesi olan ‘bilgi’nin getiri ve götürüleri olarak belirlemeye çalıştık.
Yaradan’ın kendisinden razı olması ve ilmini daha da artırması için duacı olduğumuz sayın Dücane Cündioğlu vesilesi ile öğrendik ki âlimlerimiz  ‘Düşünme’yi, “aklın bilinenle bilinmeyen arasındaki hareketi” olarak tanımlamışlar.
Biz bu tanımdan yola çıkarak (Bilinenle-Bilinmeyen arasında aklın gerçekleştirdiği)  söz konusu hareketi hızlandırmanın, ancak zihni berraklaştırarak; onu bu koşuya hazır tutarak gerçekleşebileceğini söylemek durumundayız.  Buna daima “bilgiye aç olmak” dersek; bizce hata etmiş olmayız. Bu söylediklerimiz, kimsenin zihninde şaşkınlık yaratmayacak türden, daha basitleştirerek söylersek : “bilindik şeyler”  Fakat bir yazıdan beklenen, bilinmedik şeyler söylemesi; hayrete düşürmesi yahut duyguları cezbetmesidir. Satırlarımızın bunları yapma kudretinin olup olmadığını bilmiyoruz. Ama söylemekten niçin çekinelim öyle olması arzusundayız ve bunu önemsiyoruz.

 Bilgiyi artırmanın yolları herkesçe malum olduğundan bu konuda sözü daha fazla uzatmak fayda vermeyecektir. Asıl temas etmek istediğimiz konu: Bilgi ile birlikte gelen ve kemiklerimizi çatırdatan, dizlerimizi titreten ağırlıktır. Elde edilme yolu ne olursa olsun (akıl, deney, vahiy yahut mistik sezgi) bilgi, taşıması güç bir yüktür. Ve ilginçtir ki aynı yük, çok kuvvetli bir yakıttır; yükseliş için… Bilginlerden öğreniyoruz ki “Bilgi” tezatların ülkesidir ve eziyetlidir orada yaşamak. Bir kere sıklıkla karşılaştığınız “hamakat”e tahammül etmek zorundasınız. Bu hamakat, bilgi sahibi olurken yaşadığınız sızıları tekrar tekrar yaşatacaktır. Ama güzel bir tarafı vardır ki sizi kibre kapılmaktan kurtarır. Susmayı öğrenirsiniz. Bunun aksini yaşatması niçin mümkün olmasın. O da mümkündür. Tezatlar ülkesi olduğu söylemiştik.

Bilginin belki de en büyük riski, hakikati kaybetmektir. Fakat bu riske girmezden evvel “hakikat”  avuçlarınızda gibi görünse de size ait değildir. Küfrün öne sürdüğü fikirlerle göğüs göğüse çarpışmaksızın elde edilen imânın salahiyeti tartışmaya açıktır! Bununla birlikte tekrar edelim ki küfrün fikirleri ile çarpışmak ciddi bir risktir. Hakikatin kaybı!
            Şimdi tekrar söyleyelim: Bilgi ile birlikte gelen ağırlık dizlerimizi titretir, kemiklerimizi çatırdatır ve fakat  maveraya yükselmenin tek yolu bu çatırtıdan kaynaklanan irkilmenin sağlayacağı enerjidir.

3 Kasım 2011 Perşembe

Fark

    Yazarken yahut konuşurken kelimeleri itina ile seçtiğimiz konulardan biri de “kadın ve onun erkekten farkı” dır. Burada da ne kadar dikkatli olmamız gerektiğinin bilinci ile bir kadının ağzından dökülen ve  “bu işin üzerine muhakkak zihni yormak gerek!” diye düşünmemize sebep olan bir cümleyi naklederek yazıya başlamayı uygun buluyoruz.
     Bir sohbet esnasında, aile fertlerinden biri olan ve şahsımdan yaşça epey büyük bir hanım tarafından dile getirilen söz aynen şöyle:  “Bence kadının aldatması; erkeğin aldatmasından daha çirkin duruyor. Tamam ikisi de kötü ama kadınınki daha çirkin duruyor.”  Belki biz, son derece samimi bir şekilde sarf edilmiş bu cümleleri, tırnak içerisinde belirtildiği şekilde kurmayı tercih etmezdik ama alıntı olduğu için aynen aktarmak durumundayız.
      Şimdi yukarıda söylenen sözü “muhafazkar(?)” aileden gelen bir hanımın söylemiş olduğunu da göz önünde bulundurarak; bahsi geçen cümlelerin kurulmasının toplumun bilinç altından kaynaklandığını söylemek suretiyle kolay bir açıklamaya gidilebilirdi. Ve bu yolla zihnî bir rahatlama sağlamak mümkündü. Ama biraz daha sakin düşünülmesi gerektiği fikri ile başımızı ellerimizin arasına aldık.
    Tam da burada, yanlış anlaşılmaya yol açabilecek kapıları sımsıkı kapatmak gayesi ile hiç vakit kaybetmeden belirtmeliyiz ki bize göre iffet ve namus kavramları kesinlikle kadına has değildir. Böyle düşünenlerin, düşünce diyarını bir an evvel terk etmeleri gerektiğini söylemekten de çekinmiyoruz. Erkeğin de namusunun olduğu ve iffetini koruması gerektiği gerçeği, eskilerin tâbiri ile izahtan varestedir.
    Fakat kadını iffet konusunda erkekten farklı kılan bir şeylerin var olduğunu söylemek, yukarıda bahsettiğimiz, düşünce dünyasından kovulmayı hak eden sınıfa girmeyi gerektirir mi? Açıkça söylemek durumundayız ki bu soruya cevabımız olumsuz!  İkisi birbirinden farklı şeylerdir.
Demek istiyoruz ki kadının iffeti ile erkeğin iffeti birbirinden farklı nitelikler arz ediyor.
    Gözlemlerimiz ve okumalarımız neticesinde, iki cinsin iffet hislerinin ciddi mânâda farklılık taşıdığına, en azından kadınlığını ve erkekliğini muhafaza etmeyi başaranlarda durumun böyle olduğuna kanaat getirmek bizce çok zor değil!
      
      Ne kadar riskli bir konuyla başbaşa olduğumuzun farkındayız fakat iyi niyetimize ve gördüğümüzü söyleme gayretimize sığınıyor;  konunun daha çetrefilli ve uzun bir hâle gelmesini de göze alarak “televizyondaki kadın”dan bahsetmek istiyoruz. Başta çikolata reklamları olmak üzere, çeşitli dizi ve filmlerde  (tabirimi mazur görün) “kadın bedeni”nin, reklam ya da filmin konusu ile alakasız işlevlerinin ön plana çıkarılması, (yine affınıza sığınarak söylüyoruz) bize onun “estetik açıdan kullanılabilirliği” hakkında fikir veriyor.
  Aslında söylenmesi gereken şu: Reklamcılar,  “kadın bedeninin kirletilebilirliğini” başka bir deyişle “kullanılmaya müsait  masumiyeti”ni çok iyi biliyorlar. Buna şu şekilde karşı çıkılabileceğini kestirmek zor değil: “Toplumumuz erkek egemendir ve bu sebeple kadın bedeni kullanılmaktadır.” Bizim kanaatimiz aksi yönde. Erkek egemen olduklarını söylemenin pek de mümkün olmadığı Avrupa toplumlarında da söz konusu durum aynıdır. Hatta bilenler bilir; reklamların birçoğu ithaldir.

   Hâl böyle oldukta; her iki cins için de “iffet, iffettir ve korunmalıdır” cümlesinin arkasında olduğumuzu belirtmekle birlikte; kirlenme durumunun neticelerinin (madden değil mânen ortaya çıkan neticelerden bahsediyoruz) iki cins arasında birebir aynı olmadığı kanaati oluştu.

   Yazının başında tırnak içerisinde verdiğimiz sözü tekrar edecek olursak: “…kadının aldatması; erkeğin aldatmasından daha çirkin duruyor. Tamam ikisi de kötü ama kadınınki daha çirkin duruyor.” 
    Şimdi yeniden anlamdırmaya çalıştığımız bu cümlelerin, bir kadının ağzından döküldüğünü tekrar hatırlarak;  kurulma gerekçesinin toplumsal bilinç altından daha büyük bir gerçeğe  yaslandığına emin olmak için belki küçük ama ciddi bir adım attığımız fikrindeyiz. Tabii bu adım, kendi dünyamız içredir. Herhangi bir iddiası yoktur!

22 Ekim 2011 Cumartesi

OLMAK ya da YOK olmak

    Ortada anlamlandırılması gereken bir "hayat" var. Ve çeşitli anlamlandırma yolları... Bu işi (anlamlandırmayı)  yaparken ortaya çıkan en temel kaygı ise bir şekilde kalıcılığı sağlamak. Hayatın sürekliliğini muhafaza etmek. Yok olma-ma gayreti.
        Bunun yollarından biri de çocuk sahibi olmaktır. Bizce çocuk sahibi olmanın iki temel sebebi vardır. Doğrusu ifade etmek istediğimiz şudur: Bir insan yetiştirmenin külfetini katlanılır hâle getiren iki önemli gerekçemiz var. İki büyük armağan da denilebilir bunlara. Edebe aykırı olmayacağı düşüncesi içerisinde söylemekten çekinmiyoruz ki bunlardan ilki cinsel hazdır. İkincisi ise insanoğlunun dünyadaki varlığını, kendinden bir parça (manevi olarak değil maddi olarak da bir parça) olan evladı ile sürdürme isteği...
       Yok olmak acı vericidir; her bir nesnenin nihayet bulacağını bilsek bile... YOK olmamak için elinden ne geliyorsa yapar insan. Cami yaptıranın da şiir yazanın da temelde maksadı aynıdır: VAR kalmak. Tekrara düştüğümüzün bilinci ile söylüyoruz ki var kalmanın en yaygın ve geçerli yolu çocuk sahibi olmaktır.
       Dinlerin birçoğunun vaadi de ebediyettir. İster hazlarına yüz çevirmeyi becermiş olsun ister günahlara boğulmuş olsun bütün insanları ayakta tutan düşünce ebedî olma fikridir. Pek çok insan bu sebeple emirlerini pek de kâ'le almadıkları bir yaratıcıya muhakkak ( içinde bir sızı olarak bile olsa) inanır yahut inanmak ister.
Yok olmanın başa çıkılamaz ıstırabının karşısına koyulan şey  VAR kalmanın dayanılmaz mağruriyetidir.
       Netice itibarı ile çocuk, anne-baba için düşmek üzere oldukları yokluk uçurumunda tutunulmuş bir daldır.

(Konu ile ilgili yorumları yaparken kendi dînî akîdemize saygısızlık etmediğimizi, en azından zihinlerde böyle bir düşünceye sebebiyet vermediğimizi ümit ediyorum. İnancımızın  gereği olarak ebediyete yürekten iman ettiğimizi ve dahi bizi de ayakta tutanın bu olduğunu bu vesile ile burada belirtelim.)

30 Eylül 2011 Cuma

yalın-ız

Esasen yalnızlık dediğimiz şey bizi bir "anlayan"ın bulunmaması halidir.
Bizi bir "anlayan"ın bulunmayışı biraz da bizim suçumuzdur. Aslında külliyen bizim suçumuzdur, diye düşündüğüm zamanlar çok oldu. Biz, iyi bir  "anlatan" olamadığımız için bizi bir anlayan bulunamıyordu kanaatimce. Düşüncelerimizi sağlamlaştırmak; bir şairimizin tâbiri ile onları berkitmek zorundaydık. Böylece onları berraklaştırıp muhataplarımıza en açık hâli ile sunmalı idik ki bizi bir "anlayan" bulunsun. Bunun için durmaksızın okuyup notlar alıyor, farklı alanlardan bilgi değilse bile mâlumat sahibi oluyorduk. Hâli hazırda bu durum devam ediyor.
Fakat ben dertlerimi anlatmak için yeni kelimeler öğrendikçe dertlerim büyüdü. O meşhur misaldeki çamura saplanmış eşek tam da benim işte. Çamur deryası büyüyor. Eskiden anlatamadıklarım, şimdi anlatamadıklarıma kıyaslanamaz. Korkarım ki, yok korkmam ama öyle tahmin ediyorum ki şimdi anlatamadıklarım, gelecekte anlatamayacaklarımın yanında devede kulak kalacak.
Hâl böyle oldukta kim söyleyebilir ki okumak bizi aydınlatacak ve bu yolla huzura kavuşacağız? Okumanın bizi aydınlatacağı doğru fakat bütün pislikler bu ışık sebebiyle çarpıyor gözlerimize.
Hâsılı : Huzur ümit eden bir an evvel kitabın kapağını kapatsın ve açsın televizyonu bilhassa sabah saatlerinde.

11 Ağustos 2011 Perşembe

bilinmek

    Yazılarımızı "anlam" merkezli yazıyoruz. Bu sebeple, varlığına şüphe duymadığımız Yaratıcı ile yarattıkları arasındaki münasebeti de "anlam" merkezli ele almaya, düşünmeye çalışacağım. 
     Tekrara düşmek pahasına şunları söylemeliyim:  Anlama kabiliyetine sahip iki bilinçli varlığın anlaşabilmesi için bu iki varlığın anlaşma vasıtası olan kelimelere aynı anlamı yüklemesi şarttır ve bu sözünü ettiğimiz iki bilinçli varlık eğer insansa "anlaşmak" mümkün değildir. Çünkü aynı kelimeden aynı mânâya ulaşmamız imkan dahilinde değildir. (Bu durumun gerekçesini ve ayrıntılarını -bir önceki- Tecrübe Farkı başlıklı yazıda belirtmiştik)
     Bizi anlayabilecek bilinçli varlık, bizim her ânımıza vâkıf olmalıdır. Ancak bu şart ile mümkündür anlaşmak. Şahsî olarak en büyük derdim şu ki: Gün be gün ölüyorum ve anlaşılmadan, anlamadan gitmek istemiyorum bu dünyadan.
    Sürekli aynı sözlerin tekrarı ile can sıkıcı bir metin oluşturduğumu hissetsem de söylemeliyim: Ben bu dünyayı, içindekileri ve dışındakileri her zerresine kadar anlamak istiyorum. Bilmek istiyorum. Dahası ben bilinmek istiyorum. Bir varlığım ben. Var Eden'in varlığına istesem de istemesem de delilim.
     Yaratılış hadisesini sadece somut varlıklar üzerinden düşünmediğimi hemen burada belirteyim. Buradan yola çıkarak "dil" denen anlaşma vasıtasının da Yaratılmış bir varlık olduğunu ve fakat insanların "dil" denen bu araç üzerinde bir takım değişiklikler yaptığını düşündüğümü de söyleyeyim. Tabii ki 23 yaşında bir gencin (dil üzerine) kendi ürettiği düşünceler değil bunlar. Okuduğu bilgi kırıntılarından yola çıkarak düşündüklerini paylaşıyor.
      Konuştuğumuz dillere ve bizim her ânımıza vâkıf bir tek varlık olabilir: O da bizi var ettiğine inandığımız Yaratan'dır. Benim Yaratan Rabbimiz ile olan münasebetim en çok "anlaşılmak" üzerindendir. Öyle tahmin ediyorum ki hemen hepimizin durumu böyledir.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Tecrübe Farkı

    İletişim kurmak için bir vasıta (dil) kullandığımızı söyleyerek işe başlamalıyız. Zira aksi mümkün değildir. Sözlü dil, yazılı dil yahut işaret dili... Ama muhakkak bir dil. İlk cümlede yalnızca bir öge olan vasıta kelimesinin altını çizmek lazım. Dil, anlaşmanın kendisi değil vasıtasıdır, kelimeler düşünce ve duygulara giydirilmiş birer kılıftır. İşte burası önemlidir. Daha evvelki yazıda belirttiğimiz ilke, bir ân iki kez yaşanmaz ilkesi, insanların birbirlerini anlayabilme imkanını muazzam derecede kısıtlamaktadır. Açıklamaya çalışalım: Anlamlı olmak kaydı ile en küçük yapı olan "kelime", biz insanlar için çok önemlidir. Hepimiz, bildiğimiz her bir kelime ile ilgili en az bir yaşantıya, tecrübeye sahibiz. Söz konusu bu tecrübe, kesin olarak başkalarının tecrübelerinden (aynı kelime ile alakalı tecrübelerinden) farklıdır. Tekrar etmek gerekirse ki gerekir : Bir ân iki kez yaşanmaz.
    Kelimeyi öğrendiğiniz bağlam: annenizin gözlerinize o anki bakışı, kırlangıçların o anki kanat çırpışları, bulutların   gökyüzüne dağılışı vs. hepsi o an için ve bir kereliğine o haldedir. Ve bahsi geçen etkenler muhakkak ama muhakkak kelimeye dair algınızı, hislerinizi, düşüncelerinizi etkiler.
     Saydığımız sebeplerden dolayı aynı kelimenin farklı insanlarda farklı etkiler bırakması kaçınılmazdır. Hâl böyleyken bir insanın başka bir insanı tam mânâsıyla anlayabilmesinden söz edilemez. Derdimizi, duygu ya da düşüncemizi anlatmak için seçeceğimiz her kelimenin karşımızdaki insanda, (kelimeye dair tecrübe farkından ötürü) bizde bıraktığı etkiyi bırakmıyor oluşu, bir ihtimal değil; su götürmez bir gerçektir.
      Netice itibarı ile iki kişi aynı hayatı yaşayamayacağından  , herhangi iki insanın birbirini anlayabilmesinin söz konusu olamayacağı düşüncesindeyiz.
Bir sonraki yazının Var Eden'le, Var edilen arasındaki ilişki üzerine olması gerekiyor.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

okumaktan mânâ ne ?

Hiç kuşkusuz "anlamak."
İyi ama neyi anlayacağız?

     Her şeyin evvelinde söylenmesi gereken şu : Yaşamak sandığımızdan çok daha ciddi bir iş/miş. O kadar önemli ki tek bir hayat yaşayarak bunu "anlamak" mümkün değil sanki. Muhakkak, bunca varlığın vâr olmasının geçerli bir sebebi olmalı. Peki ama ne?
    Tek bir hayat yaşayarak anlamanın mümkün olmadığını söylerken kastımız yalnızca ömür denilen sürecin kısalığı değildir. Biz, yaşadığımız yüzyıl gereği bazı deneyimleri elde edebilme imkanına sahip değiliz. Evliya Çelebi, Anadolu'nun baştan başa orman olduğunu görmüş. Biz bunu nasıl görebiliriz ki? Kızılderililer makosenleriyle basmışlar yeryüzüne, dedelerimiz çarıkla... Bizim böylesi imkanlarımız da yok. Bizim başka türlü imkanlarımız var veya imkansızlıklarımız.
    Mümkün değil Urartular zamanındaki bir gençle aynı hisleri paylaşabilmem. Yahut Gazalî'nin bir bilgisayar ekranı başına oturmuş olması ihtimal dahilinde değil. Denilebilir ki nihayetinde insan yine insan. Evet hiç tereddütsüz öyle. Ama şuuraltımız farklı, zaman algımız farklı, en önemlisi de kelimelerimiz farklı... Bunun etkileri tahmin edilemeyecek kadar fazladır. En temel hazlarımızda bile kendini hissettirir bu.
     Hâl böyle iken "okumak"tan mânânın "anlamak" olduğunu da söylemişken, neyi anlayacağımız sorusuna şu cevabı vermekte tereddüt etmemek lazım : (Bir ân iki kez yaşanmaz ilkesinden hareketle) Yaşayarak  vâkıf olmamız ihtimal dahilinde olmayan  diğer hayatları "anlamak."
    Bana göre temel gaye budur. Tabii bu, insan yazımı/yapımı kitaplar/anlatımlar için geçerli bir tanımlamadır. Kutsallığına (gönülden) inandığımız metinler (Kuran-ı Kerîm) için apayrı bir yazı kaleme almalıyım.
Sonraki konu başka insanları anlamanın imkanı üzerine olmalı.

2 Ağustos 2011 Salı

Arayış-2

    Önceki yazımda, "zaaf" adı altında bahsettiğim engelleri kısaca açacak olursak:
   Hakikat arayışında bir genç olarak (ki aslında bu benim olduğum değil olmayı istediğim şeydir), arayışım sırasında yalnızca genç olduğum için bir takım zorluklarla karşılaşıyorum. Söylemek niçin hata olsun, bu zorlukların en çetini ve beni en çok yoranı bedenimle olan mücadelelerimdir. Bunlardan birincisi vücudumun beni zorladığı cinsel, diğer tabiri ile şehvanî istekler; ikincisi ise yeme-içmede aşırıya gitme konusudur.
Bu ikisinin birbiriyle sıkı ilişki içerisinde olduğunu söylemekte de bir sakınca görmüyorum. Bunlara hakim olamadığım zamanlar cinayet işlemiş kadar büyük bir suçluluk duygusu yaşıyorum. Ve şehvetim ya da yeme içme arzularım bana hükmetmeye başlayınca "düşünmek"ten uzaklaşıyorum. Doğrusu hakikat arayışımdan uzaklaşıyorum.
    Sözünü ettiğim bu hisler bana bir süre hâkim olduktan sonra bir pişmanlık duygusu oturuyor bütün hücrelerime. Bu duygu, Beni âdeta yıkayıp temizliyor. Yeninden hakikat üzerine düşünmeye başlıyorum bu sayede. Bu durum son bir iki yıldır bu şekilde süregeliyor.
  Okumaya ve öğrenmeye çabaladıkça aldığım haz da yer yer beni tedirgin ediyor. Çünkü haz varsa doyum mutlaka vardır. Ya bir yerde doyarsam?
   Bu yazıdan murâdım bana engel olan şeylere bir çözüm aramak değil, bu "şey"lerin neler olduğu konusunda kısa bir tespit yapmaktı. Bir sonraki yazı okumak üzerine olmalı.

29 Temmuz 2011 Cuma

Arayış - 1

     Son günlerde tekrar edip durduğum gerçeğim şu : Varlık,  vâr olmak itibariyle (dikkat ederseniz mükemmeliyetinden bahsetmiyorum) yalnızca vâr olmak itibarı ile  bir Vâr Eden'in varlığına kesin olarak delâlet eder. Bunun aksi aklen mümkün değildir. 
Bu gerçek zaten vardı. Ben tekrar etmiş oldum. Ama ancak kavradıktan sonra "benim gerçeğim" oldu. Kavramaktan kastım da ilk defa duymuş olmak değil. Daha evvel yüzlerce kez duydum ya da düşündüm. Ama tüm yönleri ile avcumun içine alabilmem öyle çabucak olmadı.
        Aklımı Yaratıcı'nın varlığına ikna edebiliyorum. Fakat bu dakikadan sonra yaratılışın gerekçesi, nasıllığı ve sonrası konusunda da bilgi  sahibi olmak istiyor aklım. İşte bu durum acziyet içinde kıvrandırıyor beni. Dînin açtığı hayat sahasında nefes alabiliyorum ancak. Ve yakaladığım o gerçeğin peşinden koşma gücünü de ancak dînin/dînimin aldırdığı nefes sayesinde bulabiliyorum. Fakat zaaflarım bazen beni bu işten alıkoyuyor. Bir sonraki yazının bu arayış ve zaaflar üzerine olmasını planlıyorum.